ALEVİLER VE SİYASİ GÖÇMENLİK

Alevi kavramı

Alevi kavramıyla, bütün bir tarihi süreci bilimsel olarak anlatmamız mümkün değil. Bunun öncesi var. Zira Alevilik ortodoks bir yapı olmamış, kendini günün koşullarına göre değiştiren, kendi kurallarını kendisi koyan, dinamik, sürekli gelişen bir düşünce evrimi tarzında gelişmiş, tarihin değişik dönemlerinde başka isimler altında yaşam bulmuştur. Bu özelliğinden dolayı, her türlü baskı, yıldırma, katliam, iftira ve hakaretlere rağmen günümüze kadar ulaşabilmiştir. Alevilik kavramı son yüzyılların kavramıdır. Her döneme denk düşen kavramlarla süreci anlatmamız yazımızın çerçevesini aşacağından, biz de sadece Alevilik kavramını kullanacağız.

 

Zoraki göç

Mehmet Duran Şeker

Mehmet Duran Şeker

Siyaset ve göçmenlik kavramlarının Alevilerle birlikte anılması isabetli bir belirlemedir. Değişik toplumların zaman zaman iç ya da dış siyasi nedenlerden dolayı göçmen olarak yaşam alanlarını terketmesi özellikle de yaşamadığımız süreçte sık rastladığımız reel bir durumdur. Alevilerin ise genel olarak siyasi nedenlerden dolayı her toplumda görülebilen göçmenlik gerekçelerine bir de Aleviliğinden kaynaklı göçmenlik nedenleri eklenmektedir. Her ne kadar tamamen bilince çıkarılamamış da olsa Alevilerin göçmenliği için oluşturulan koşullarda devlet sürekli müdahil olmuştur. Sadece cumhuriyet dönemine  bakıldığında bile Koçgiri, Dersim, Sivas, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Ümraniye saldırı ve katliamlarından sonra her defasında Alevilerde bir sarsılma olmuş ve insanlar yerlerini terketmek zorunda bırakılmışlardır. Çoğu kez ‘‘Halkımızın dini duyguları rencide edildi, halk galeyana geldi‘‘ dense de her defasında da devlet hep müdahil olmuştur. Halkın Alevilere karşı olagelen önyargı ve düşman resimleri hep canlı tutulmak suretiyle devletin saldırılarına açıktan olmasa bile içten bir destek sağlanmaktadır. Bu da, siyasi ortam ve gündemi değiştirmek gerektiğinde Alevilerin kurban olarak seçilmesini kolaylaştırıyor. Sivas, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Ümraniye katliamları bu tarz gündem değişikliği ya da gerekçe yaratmağa yönelik saldırılardır. Şiar, ‘‘Aleviye yapılan herşey mübahtır‘‘dan başka bi şey değildir.

Tedbiri olarak Aleviler korunmaya müsait alanlara sığınıyordu. Cumhuriyet Türkiye’sinde yasalarla gerçekleştirilen katliam ve sürgünler dışında  da Alevilerin yaşadıkları büyük iç ve dış göçler olmuştur. Bunun en bariz örneği Maraş Katliamı’dır. Katliam sonrası Maraş’ta yaşayan Alevilerin büyük çoğunluğu elindeki malını yok pahasına satarak kendi yaşam alanını terketmiştir. Bu insanlar ya kimliklerinden dolayı taciz görmeyeceklerine inandıkları Türkiye’nin bazı büyük metropollerine, ‘‘Büyük gölde küçük balık‘‘ olarak yaşamını sürdürmek ya da Avrupa’ya göçmüşlerdir. Hatta bazı tanıdıklarımız, siyasi nedenlerden dolayı aranmasına rağmen, polis içinde kurulmuş yurtdışına adam çıkarma şebekeleri tarafından pasaport verilerek yaşam alanlarını terketmeleri sağlanmıştır. Avrupa’nın birçok ülkesinde iltica müracaatında bulunan biçok insanın iltica gerekçeleri arasında Alevi olduklarını belirttikleri de bilinmektedir.

Şimdi Terolar’da olan da bu iç veya dış göçe zorlamayı amaçlamaktadır. Dersim’de yapılan katliamdan sonra yapılan zoraki sürgünün bu da yasal zeminde kalınarak kendi isteğiyle yaşam alanını terketmeye zorlamaya yönelik olanıdır. Toplam nüfusu 3000-4000 olan Alevi köylerinin ortasına 27-30 bin kişilik sünni kesimi yerleştirmenin tek amacı vardır. O da orada yaşayan insanları taciz edip kendi istekleriyle yaşam alanlarını terketmek zorunda bırakmak suretiyle orada var olan Alevi yoğunluğunu bitirmeye yöneliktir.

“Kemalist, devletçi Aleviler!”

 

İslam bir yönetim dinidir. Hakim olduğu yerde yönetime talip olur. Toplumu kendi koyduğu İslam hukuku (Şeriat) kurallarına göre yönetmek ister. Bu onun tabiatında var. Yönetimi başka güçlerle paylaşmak istemez. Halifelik, din ve devlet işlerinin somutlaştığı bir kurumdur.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi, padişahlık yıkıldı. Halifelik ile birlikte 3 Mart 1924’te Şeriye Vekaleti (Din İşlerinden sorumlu bakanlık) kaldırılarak onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) kuruldu.

 

İttihat Terakki’nin başlattığı ve Kemalist kadrolar tarafından da sürdürülen Türkçülük (milliyetçilik) hareketinin Alevileri etkileyen yanı onun milliyetçiliği değildi. Alevileri ümitlendiren ve harekete geçiren “laiklik” düşüncesi yanında “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir”, şeklinde formüle edilen anlayış ile eğitimde açılan olanktı. Bununla, yedi kat göğün üzerinde mekan kurmuş tabiat üstü bir güce, Allah’a ait olan hakimiyet yeryüzüne indiriliyor ve Alevi inancının merkezinde mekan tutmuş olan insana devrediliyordu. Bu da bir anlamda Alevi düşüncesine denk düşüyordu.[1] Bu anlayışın gereği olarak da o zamana kadar süregelen dini baskı ve bu baskının devlet eliyle yapılmasına son verilecek eğitim-öğretimde fırsat eşitliği sağlanacaktı! Bu beklenti, tarihin her döneminde var olan medrese kaynaklı eğitim-öğretim fırsatından, inançlarından dolayı yararlanamayan Alevilere büyük umut kaynağı oluyordu.[2]

 

Şeriat düzeninin ortadan kaldırılarak halifelik saltanatına son verilmesi Alevilere güven veren eylemler oldu. Bu nedenle Aleviler başlangıçtan itibaren cumhuriyetçilerin yanında yer aldılar.

30 Kasım 1925 tarih ve 677 nolu “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” ile tekke ve zaviyeler yasaklandı. Bu kanun gerekçesiyle Alevi kurumlarının mal varlıklarına el konulup Alevi yapılanmasında yer alan ruhani önderlikler yasaklanarak, mensupları üfürükçüler statüsünde değerlendirildi.

Devlet bir taraftan, cemaatler halinde örgütlenmiş, güç kaynağı olabilecek dini odakların dağıtılması ve etkin dini kişilikleri ortadan kaldırmak için yasal dayanak hazırlarken, diğer taraftan da DİB aracılığıyla Sünni İslamın Türk milliyetçiliğiyle donanmış Türk-İslam-Sentezi versiyonunu resmi devlet dini olarak bütün topluma yaymaya başladı. Bir anlamda osmanlı geleneği başka bir tarzda devam ettirildi. Bugün geriye bakıldığında alınan tedbirlerin laikliğin gereğinden ziyade, yönetimin karşısında güç teşkil eden odakların dağıtılmasına ve güçlü şahsiyetlerin safdışı edilmesine yönelik tedbirler olduğu görülecektir. Çünkü “Dini en çok kullanan Abdulhamit değil, Atatürk idi. Türkiye’de İmam Hatip liselerini laik olarak bilinen CHP açtı.”[3]

 

Alevilerin M. Kemal (cumhuriyet)’den beklentileri, ibadette sağlanacak serbesti değildi. Onlar, toplumsal bir barışın inşaası, devletçe kendilerine dayatılan şeriat düzeninin kaldırılarak, kadın erkek eşitliğinin sağlanması ve en önemlisi de medrese eğitimi yerine geçmek üzere herkesin katılabileceği eğitim-öğretimde fırsat eşitliğinin gerçekleştirilmesini istiyorlardı.

 

“Tekke ve Zaviyeler Kanunu” ile getirilen yasaklar Aleviler yanında Diyanet’in denetimi dışında kalan diğer islami cemaatleri de kapsadığından Aleviler tarafından, kendilerine yöneltilen doğrudan bir yasaklama kararı olarak yeteri derecede tepki almadı.

 

DİB’nın kurulmasıyla başlayıp, Kemalist CHP tarafından İmam Hatip Liselerinin açılmasıyla hızlandırılan süreçte din, devletin ve politikacıların elinde en çok istismar edilerek, siyasal ve politik emellere ulaşmada kullanılan bir araç haline geldi. Belli politik güçlerin bu destek sayesinde elde ettiği siyasal kazanımlara karşı Kemalist güçler de, giderek daha çok Sünnileşen devlet yapısı ve siyasal ortamdan endişe duyan Alevileri, iktidara gelmek için bir kaldıraç olarak kullandılar. Bir taraftan Hüseyin Doğan gibi ruhani önderleri meclise taşıyarak Alevilere güven(!) vermeye çalışırken, diğer yandan da sahte Kemalist laiklik aldatmacasıyla “Ya laiklik, ya şeriat” seçeneğini dayattılar. Örgütsüz olan Aleviler, iki kötüden birisini tercih etmek zorunda bırakıldılar.

Devletin DİB aracılığıyla yaptığı din istismarının Aleviler için süreç içinde ne anlama geleceği anlaşılamadı. Devletin her geçen gün daha açık bir şekilde gelişen Türk tarzı Sünni İslam‘dan yana tavrına karşı tedbir denebilecek herhangi bir gelişme görmüyoruz.

Böylece, uzun yıllar Aleviler, CHP’nin doğal tabanı olarak işlev görmüş, dolaylı da olsa devletin yanına çekilmiştir.

 

Cumhuriyetin sağladığı eğitim-öğretimdeki fırsat eşitliği(!) Aleviler tarafından son derece önemli bir imkan olarak algılanmış ve okuma-yazma bilenlerin oranı giderek hızla artarak toplumun en yüksek ortalamalarını yakalamıştır. Köylerde yaşayan Alevilerin çocuklarını okutabilmek amacıyla ya birkaç öğrenci birleşerek bir ev kiralamış ya da çoğu hallerde aileler şehir ve kasabalara göç etmek suretiyle çocuklarının okumalarını sağlamıştır. Kısaca denebilir ki; cumhuriyet dönemine gelinceye kadar Aleviler eğitim-öğretim olanaklarından yararlanamadığı gibi askerlik ve vergi dışında devletle de herhangi bir ilişki içinde bulunmamıştır. Böyle olunca da kendi toplumsal sorunlarını kendi cemlerinde halletme geleneğini sürdürmüş, Aleviliğin temel değer ve prensiplerini de saz eşliğinde sözlü aktarım olarak gelecek nesillere devretmek zorunda kalmıştır. Ocak-Talip ilişkisi temelinde oluşan toplumsal ağ, aslında devlete rağmen kendi öz yönetimini oluşturma olarak işlev görmüştür. Bu örgütlülük büyük bir gizlilik içinde var olan yönetimlere rağmen yaşam bulmuştur. Şu an 65 yaş üzeri olan Alevilerin çoğu bilmektedir ki, kişisel ya da toplumsal sorunlarını halletmek üzere karakol ya da mahkemelere gitmek son derece yadsınan ve ayıp sayılan bir durumdu.

 

Alevilerin gönüllü göçü
Özellikle Cumhuriyet döneminde göze çarpan gönüllü bir Alevi göçünden de bahsetmek mümkündür. Türkiye’de Alevi olmak hiç bir dönemde kolay olmamıştır. Çekingen, korkak, ürkek ve kendini gizleme adeta Alevilerin benliğine nakşedilmiş hususiyetler oldu. Büyüklerimizden ‘‘Sakın Kürt olduğunuzu‘‘ ya da ‘‘Alevi olduğunuzu kimseye söylemeyin!‘‘ yollu nasihatlar dinledik. Bize sorulduğunda ‘‘En gerçek Müslüman‘‘ olduğumuzu söylemek suretiyle kendimizi korumaya aldığımızı sandık. Tabi tutulduğumuz eğitim yer yer bizleri anne-babalarımızdan dış görünümleri nedeniyle utanır duruma getirdi. Bu duruma rağmen bu tekleştirici eğitim sistemine karşı herhangi bir itiraz ve reddetme gündeme gelmemiştir. Bunun nedeni Alevilerdeki gönüllü iç göçün de nedenleri arasında bizce en önemli olanıdır.

İşte bu sıkıntılı durumdan kurtulmak, topluma karışarak bir yerlere varabilmek ve kimliğinden dolayı hakir görülerek baskıya uğramamak için eğitim-öğretim olanağı çok önemli olarak benimsenmiştir. Mîralî Xelo’nun şu sözleri hala canlı olarak belleğimdedir.
‘‘Yavrum bu kazığı çakan sağlam çakmış! Bu yezit düzeniyle başa çıkmanın imkanı yok. Karşı koymak için ne tankımız ne de topumuz var! Niceleri denedi yine de başa çıkamadı. Şimdi elimize bir imkan geçti. Dilim döndüğü kadar herkese aman ha aman ‘Benim vebalim sizin boynunuza, elinizden geldiğince çocuklarınızı okutun diyorum‘. Ancak bu yolla toplumda adam yerine konur, aşağılanmaz ‘Bir baltaya sap olabilirsiniz!‘ Bizim içinde bulunduğumuz girdaptan kurtulmamızın tek çaresi okumaktır.‘‘

 

Bu olanak Alevilerin okumak amacıyla kendi yaşam alanlarını gönüllü terketmeyi de beraberinde getirdi. Bu iç göç büyük çapta da olmasa bile Alevi toplumunun sosyal konumundaki bazı değişim ve ilişkileri anlayabilmemize yardım edecektir.

 

Alevilerin okumaya verdiği değeri vurgulamak amacıyla Kantarmalı Alevi Piri saygı değer Hasan Sinemillioğlu’nu bir anekdotla anmak istiyorum.

 

Hasan Sinemillioğlu: 50li yıllarda kış aylarıydı. Kürecik tarafındaki taliplerimle cem olmak için orada buluyordum. Hava güneşli, karlar eriyor, insanlar dışarı çıkmış hem güneşleniyor ve hem de kendi aralarında hararetli bir tartışma sürdürüyorlardı. Konu kızların şehre okula gönderilip gönderlmemesine ilişkindi. Bu konuda oldukça farklı görüşler vardı. Birileri ’’Madem ki oğlanları okula gönderiyoruz, o zaman kızları da göndermemiz lazım’’ derken, diğerleri de ’’Yahu kızlar zaten elin duvarının çamurudur, okumasa da olur’’ diyor. Üçüncü bir grup var ki onların gerekçeleri toplumun o koşullardaki genel duruş ve anlayışını dile getiriyor. ’’Kızları okula göndermeğe karşı değiliz. Ama gel gör ki başı boş kızları nasıl kendi başlarına okula gönderelim? Olacak iş mi? Gidip orada kötü yola düşerler.’’ Karşı görüşte olanlar her ne kadar, ’’Yaşlı kadın ya da erkekler beraber şehre gidip sahiplik etsin’’ yollu çareler üretseler de bunların ikna olması mümkün değil. Onlara göre, kızları kötü yoldan alıkoymak için şehir yerinde kim onları takip etsindi. Bu düşünce sahiplerinden kendinden emin olanı benden de destek alacakları ümidiyle, ’’Pirim, bu işe sen ne diyorsun? Kızları şehire okumaya gönderelim mi, yoksa göndermiyelim mi?’’ sorusunu yöneltince ben de cevap olarak, ’’Canlar, tartışmanızı izledim. Herkesin kendine göre haklı sebepleri olabilir. Ben de düşündüm bu soru hakkında. Sizi bilemem ama diyelim ki benim 10 kızım var. Sırasıyla 9unu şehre okula gönderdim ve bu dokuz kızımın dokuzu da yoldan saptı. Ümidimi kaybetmeden belki 10uncusu yoldan sapmaz diye onu da okula gönderirdim.’’

[1] M. Kemal’in bazı Alevi çevrelerce Mehdi olarak adlandırılmasında bu anlayış büyük rol oynamıştır.

[2] Bu husus özellikle Kürd Alevilerler için geçerliliğini koruyordu. Çünkü cumhuriyet öncesi eğitim ve öğretim imkanları esas olarak ancak dini okullara gitmek suretiyle elde edilebiliyordu. Dini inançlarından dolayı Alevi Kürdlerin bu okullarda (Medreseler) eğitim ve öğretim faaliyetlerine katılmaları zorlaşıyor veya imkansızlaşıyordu. Kürdler arasından çıkan yaşlı önemli şahsiyetlerin, isimlerinin başında çoğu kere “Mele” ibaresini taşıyor olmaları, onların medrese eğitimi almış olmalarından kaynaklanmaktadır (Cegerxwîn, Osman Sebri vb.). Bazı önemli Alevi Kürd şair ve ozanlar da Ermeni kiliselerinde eğitim olanağı elde etmişlerdir.

[3] Prof. Mete Tuncay, 27 Mart yerel seçimlerine ilişkin olarak Gündem Gazetesine verdiği demeç.