• Home
  • /
  • Araştırma
  • /
  • BÂTINÎLİĞİN MAYALANDIĞI GİZEMLİ MEKÂN: MAĞARALAR

BÂTINÎLİĞİN MAYALANDIĞI GİZEMLİ MEKÂN: MAĞARALAR

Tarih boyunca mağaraların insan yaşamında çok özge bir yere sahip olduğunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Başta Alevilik olmak üzere Bâtıni inanç ve kültürler esas itibarıyla “Vahdet-i Mevcutçu” oldaklarına yani hiç bir şeyin yoktan varolmadığı gibi, vardan da yokolmayacağına inandığına ve bilim de bunu doğruladığına göre; salt dünya ölçeğinde baktığımızda önce doğanın, sonra da tabiat varlıklarının oluşup, geliştiğini söyleyebiliriz.

İlk canlı türleri ile bunların en gelişmiş türü olan insan, herhalde doğa koşullarına ve olaylarına karşı koyabilmek için gerekli önlemlerini alacaklardı. Bunların en başındaysa korunma ve konaklama geliyordu. Başlangıçta bu korunma ve konaklama mekânları Mağaralar, dağ kovukları ve toprakaltı yerleşkeleri idi ki, günümüzde sürekli yenileri keşfedilen bu tabiat ve insan varlıkları, başlıbaşına bir bilim dalı haline gelmiştir. Yeraltı yerleşkelerinin, daha sonra ortaya çıktığını tahmin etmek zor değildir. Ancak Mağaralar, “her dem gizemli bir mekân” olma özelliğini dünden bugüne koruyor ve bu olgu, Kürdistan  ve Kürt Bâtıniliği açısından daha bir önem taşıyor.

Bunun sosyo- politik bir boyutunu “Katliamlarda Mazlum Sığınağı: Mağaralar” konulu bir araştırma- yazımda işlemiştim (Bkz. Politik Art, Sayı: 139/ 2014). Burada, birçok halk hareketinde mağaraların oynadığı önemli rolü ortaya koymaya çalışmıştım. Çünkü elimizdeki somut verilere göre; 1921’deki Koçgiri katliamından buyana mağaralar Kürtler’in hem dostu hem düşmanı olmuştu. Kimi mağaralar, insanları katliamdan korurken kimi de onların toplu mezarına dönüşmüştü…

Ne diyordu, Dersim soykırımını yakından gözlemleyen ve Seyid Rıza ile yoldaşlarının idamını organize eden, dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil: “Dersimliler mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içerisinden, bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtleri’ni kestiler…”

Yakın geçmişte, bugüne kadar 75 dolayında “katliam fermanı”na muhatap olan ve belki de dünyanın en mağdur ve en mazlum halkı olan Êzidî Kürtler’in, korunabilmek için saklandıkları mağaralar ve kaya kovukları macerası ile   İslam fanatizmiyle giriştikleri ölümcül dans, tüm insanlığın bilincindedir…

Bundan dolayı, olumlu ve olumsuz yönleriyle Mağaralar, tüm insanlık gibi Mezopotamya halklarının ve  Kürt halkının yaşamında önemli  bir yer tutuyor.

2

Kürt Bâtınîliğinde “Mağara” Kültü

Bilimsel çalışmalar ve haritalar, Bâtıni inanç ve kültürlerin özellikle dağlık bölgelerde ve su kaynaklarının çevresinde örgütlendiğini ortaya koyuyor. Açıktır ki, dağlık kesimlerde yer tutan kayalık vadiler bu mağara yerleşkelerinin birincil mekânlarıdır. Kürdistan’ın yanısa Mezopotamya ve Bereketli Hilâl olarak nitelendirilen Doğu Akdeniz yakası, bu açıdan son derece zengindir.

İlk mitolojik dinlerden bu yana “Mağara” kültü, hemen her zaman dinsel inanç ve kültürlerde geniş bir yer tutuyor. Eski mitolojik olgular, günümüzde gerek mağara resimleri gerekse kayaüstü resimleriyle her geçen gün yeniden keşfediliyor. Büyük bölümü başta esrarengiz dağ keçileri olmak üzere hayvan motiflerinden oluşan bu kaya resimleri bize Bâtıni inanç kaynakları konusunda da bilgi sunuyor.

Doğal ve felsefi dinlerin tabiatı gereği, insanoğluyla doğanın bağrındaki mağara arasında bir diyalektik birlik vardır. Kutsanan hayvan motifleriyle ibadet ritüellerini yansıtan mağara resimleri, bu doğal akışın ve gerçekliğin ürünü olmalı. Nitekim, salt mitolojik dinlerde değil, buralardan da beslenerek ilk kapsamlı kitabî doğal ve felsefi din diyebileceğimiz Zerdüştilik’te de mağara kültü önemli bir yer tutar. Bu anlamda Mağaralar, Batınî inançların mistik konaklarıdır…

Kürt araştırmacı Tori, “Anadolu Kültüründe Kürt Etkisi”  (Berfin yay. İst. 1999) konulu bir çalışmasında; kuzeyde Kafkasya’dan, batıda Malatya- Elazığ, Diyarbakır ve Hatay’a kadar uzanan bölgelerde, güneyde Kuzey Suriye ve Hakkari, doğuda Urmiye Gölü ve İran’ın kuzeybatısındaki Med ülkesine kadar uzanan coğrafyadaki Hurri kültür birliğinden yola çıkarak, bölgedeki Mağara renkli resimleri ile Kayaüstü gravür- resimlerini şöyle değerlendiriyor:

“Avcılık, kültürel gelişimin ilk devrelerinde en önemli aşamalarından birini oluşturuyordu. Bölgede bol miktarda bununan av hayvanları, insanların düşüncelerine ve sosyal yaşantılarına en çok yön veren etkenlerden biri olmuştur. Hatta o çağlardaki kültürel gelişimin ve sanatın ilk aşamasında avcılık ve av hayvanları, insan düşüncesinin ve sanatın özünü meydana getirmiştir. Günümüzden 15 bin yıl öncesine tarihlenen mağara resimleri , Hurri ülkesi tarihinin en eski dönemlerini aydınlatması bakımından çok önemlidir. Mağara duvarlarına çizilen çok sayıda insan, tanrı ve tanrıça betimlemeleri o çağlardaki insanların dini inanışları hakkında çok önemli bilgiler sunmaktadır.Çizilen resimlerin hemen hepsi kırmızı ve koyu kahverengi bir boya ile yapılmışlardır.Geyik üzerinde ayakta duran tanrı, hayvanlar üzerinde duran ve

                                                                        3

üreme organları abartılmış tanrıça figürleri, dans eden insan figürleri, güneş motifleri, alageyikler, dağ keçileri vs. bu resimlerin başlıcaları idi.” (Age,s.139)

Yazar, daha sonra Hurri kültür havzasına giren Serhad- Sincar hattındaki çok sayıda mağaradan ve bunları süsleyen binlerce renkli mağara resmi ile kayaüstü gravür/ resimlerinden örnekler veriyor. Burada hemen belirtelim ki, günümüzde yapılan mağara kazıları ile tarihi çok daha eskilere götüren bulgular elde edilmiştir (Bunun bir örneği için  bkz. Harun Taşkıran: Türkiye’de Mağara Kazılarına Genel Bir Bakış, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 45, Mayıs- Haziran/ 2015). Burada, bölgedeki çok sayıda mağara, resimleriyle verilmektedir.

Semavi Dinlere Yansıyan Efsunlu Mağara: Eshab-ı Kehf

Gerek Musevilik’te, gerekse sonradan gelen semavi dinlerde de “mağara” olgusuna sıklıkla rastlanır. Keza, Hz. Muhammed’in korunma amaçlı olarak Mekke- Medine yolunda Sevr Dağı’ndaki bir mağarada saklandığı bilinmektedir.

Öte yandan, hâlâ gizemini koruyan “Eshab-ı Kehf/ Mağara Mensupları/ Yedi Uyurlar”, Kuran’da da yansımasını bulur. Kuran’ın XVIII. Sûresini teşkil eden “Kehif Suresi”nin 8. Âyetinden 25. Âyetine kadar olan bölümünde Eshab-ı Kehf’den sözedilmesine rağmen, bugün bu mağaranın hangisi olduğu hâlâ kesin olarak tespit edilmiş değildir. Birçok yerde bu isimle mağaralar olması, bu efsanenin toplum hafızasında ne kadar büyük yer tuttuğunu gösterir.

Kaynağını eski mitolojilerden alan Eshab-ı Kehf (mağara arkadaşları, yedi uyurlar, genç yiğitler); kimi farklılıklarla Musevimik’te, Hıristiyanlık’ta ve Müslümanlık’ta da yansımasını bulur.

Yaygın söylenceye göre; Eshab-ı Kehf, “İsa’nın dinine inanan birkaç genç olup, bunlar kendilerini takip eden Roma valisinden kaçmış, putperestlere karşı mücadele etmek ve dinlerini korumak üzere dağa çıkıp bir mağaraya gizlenir. Allah onları düşmanlarından korumak ve öldükten sonra dirilmeye ibret ve işaret kılmak için 309 yıl mağarada uyutur.” (Bkz. F. Dağlı: Kutsal Kitaplar ve Mitolojide Kürdler, Aram yay. Diyarbakır, 2013, s. 182).

Bunların isimleri Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş ve Kefeştetayuş’tur. Bir de yanlarında “Kıtmir” adlı köpekleri vardır.

Bugüne kadar mazlumların sığındığı bu mağara ve efsanesi hakkında çok sayıda yazı yazılmıştır. Bunlardan birkaçı da, Şevket Beysanoğlu, Mehmed Uzun, Eyüp Kıran ve Faysal Dağlı gibi Kürt yazarlara aittir. Beysanoğlu başta olmak üzere kimi

4

yazarlar, Kuran’dan ve başkaca kimi verilerden yola çıkarak, gerçek Eshab-ı Kehf mağarasının , Diyarbakır’ın Lice ilçesinin 15 km. Güneybatısındaki Der-i Rakım (hâlen Derkam) köyünün kuzeyindeki 1516 rakımlı Rakım Dağı’nda (Eshab-ı Kehf Dağı) olduğunu, keza dinler tarihinde ve mitolojisinde önemli bir yer tutan Zulkarneyn Mağaraları’nın da bu bölgede Hızırilyas köyü yakınında bulunduğunu söyler (Bkz. Ş. Beysanoğlu: Eshab-ı Kehf’in Yeri, I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Kültür Bak. Yay. IV. Cilt, Ank. 1976, s. 41- 48).

Gerçekten, yakın dönemlere kadar özellikle Mezopotamya’nın Kürdistan’la kesişme bölgesinde kalan Hasankehf antik kenti çevresinde, doğrudan Şikefta’ larda yaşayan Kürt köylüleri bulunduğu biliniyor. Konuya ilişkin bir inceleme- haberde; komünal bir yaşam süren Şikefta köylülerinin, koruculuğu kabul etmedikleri için nasıl yerlerinden koparıldıktları anlatılır (Birgün gaz. 22.8.201

Gerçek Eshab-ı Kehf’in hangisi olduğuna ilişkin tartışmaların daha uzun süre devam edeceği anlaşılıyor. Nitekim, Çukurova yöresindekiler gerçek mağaranın  -benim gibi çoğu kişinin gördüğü- Mersin yakınında olduğunu söylerken; İçtoros yöresi insanları da esas Eshab-ı Kehf’in – benim de lise yıllarında gördüğüm- Afşin/ Efsus yakınlarındaki mağara olduğunu savunuyorlar.

Bu konuda çaba gösterenlerden biri de, Elbistan/ Afşin’li bir mahalli yazar, Mehmet Göçer. Yazar,  tarihçi İ. Hakkı Konyalı, ünlü Alman oryentalist Prf. Franz Babinger ve Elbistanlı ünlü Türk tarihçi Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’a dayanarak; bu efsunlu mağaranın, Afşin’deki olduğunu savunuyor. Buna göre; İ. Hakkı Konyalı “ 5. Yüzyılda bir Süryanice kitapta da yer aldığı üzere bu kutsal mekânın Afşin’de olduğunu” bildirirken; 1956 yılında uzun süre bu mağarayı inceleyen Prof. Babinger, mağaranın özellikleriyle Kuran’daki tanımın birbirine uyduğunu belirterek, “Ya Kuran-ı Kerim’i inkâr edeceksin ya da bu mağaranın konumunu değiştireceksin!..” diyor.

Tarihçi M. H. Yinanç ise daha kesin konuşuyor: “ Dünyanın otuz üç (33) yerinde Eshabü’l- Kehf var. Bunyarın içinde şüphe yok ki , biri doğru. O da Afşin’dir. Neden denecek olursa, fiziki yönden güneşin doğar doğmaz girdiği bir başka mağara yok da onun için Afşin’deki doğrudur.” ( Un Sandığı, Elbistan, 2010).

Salt, simge haline gelmiş dinsel motifli Eshab-ı Kehf Mağaraları bile, görüldüğü gibi hâlâ sırrının çözülmesini bekliyor…

 

5

Toxma Suyu/ Hurman Suyu Mağaralarında Bir Yılanlı Hikâye…

Birçok başka kutsal hayvan gibi, yılanın da mitolojide ve kimi dinlerde önemli bir yeri vardır. Geçmişte yılan zehrinden birçok ilaç yapıldığı için, yılan tıbda bir semboldur. Keza, devasız hastalığa yakalananlara literatürde “Bîmâr” yani “yılansız” denirdi. Uzun süre hastalık çeken bir yakınımız hakikatçı şair de, bu mahlası kullanmıştı.

Fakat, halen İsveç’te yaşayan İçtoroslar’dan yazar arkadaşımız Hüseyin Mirza Karagöz’ün aktardığı ve doğrudan atalarının yaşadığı bir olay, “Yılanı kaşık yaparak yoğurt yiyen çocuk” başlığıyla aktarılıyor. Hikaye, özetle şöyle:

Yıl 1920. Mehmet Karagöz, geçim sıkıntısından dolayı köyden göçmeye karar verir. Önceden tesbit ettiği, Afşin’in kuzeybatısındaki Hurman Çayı’nın gözü kıyısındaki mağaralara göçünü indirir. Kışın sıcak, yazın serindir mağara. Aile, kışı mağarada geçirirken, yazın da Binboğa Dağı’nın Yaylasına çıkar ve hayvanlarını otlatır, hayvansal ürünlerini satarak geçimini çıkarır ve hayatından mumnundur.

Mağara’da dünyaya gelen oğlu Mirzo, henüz 2-3 yaşındadır. Annesi, Mirzo’nun önüne yoğurt koymuş, döşüne bir yağlık bağlamış, ekmeğini yoğurda batırıp yemektedir. Bu sırada davetsiz bir misafiri gelir Mirzo’nun… 30 Santim uzunluğunda boz bir yılan!.. Mirzo ne yapar? Yılanı boğazından tutup, elinde az önceki ekmekmiş gibi batırıp batırıp yoğurdu ağzına götürüp yalamaya başlar.

Biraz sonra gelen annesi şok olur. Ama metanetini bozmaz, hemen çocuğun elini açıp, yılan bir zarar vermeden kurtarır. Elini bir açar ki, ne kadar sıkmışsa yılan boğulup ölmüş… (Age,s. 263-264)

Ermeniler’i Saklayan Binboğa Mağaraları

Ünlü romancı Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” ile birçok efsanesini ve hikâyesini bildiğimiz, çevresine birçok Alevi- Kürt köyünün konuşlandığı Binboğa Dağı da, birçok ilginç ve çarpıcı olaya sahne olmuştur. Hele bunlardan, Y. Kemal’in de anlatmadığı biri var ki, gerçekten romanlara konu olacak niteliktedir. Çocukluğumuzdan beri hüzünlü bir hikâye olarak dinlediğimiz bu olay, 1915 Ermeni Soykırımı sıralarında Gürün’den kaçarak Binboğa Dağı’nda, komşumuz Kırkısrak köyü arazisi içinde bir mağaraya saklanarak kurtulmalarının öyküsüdür.

Yöre yazarlarından Ahmet Güven, doğrudan köylülerinden dinleyerek kaleme aldığı “Kırkısraklı Ermeniler” konulu yazısına, “Bi Seri Heyv û Roye Bi”  altbaşlığını koyuyor. Konuyu bilenler için bu başlık çok şeyi ifade ediyor. Çünkü bu yıllar,

6

ırmakların kırmızı aktığı, mağaraların yanık koktuğu yıllardır. Kıyımdan kaçan yaşlı- genç Ermeniler, bir mağaraya saklanıyorlar ve dışarı çıkamadıkları için  fırsat buldukça dağdaki davarları sağarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak, sonunda durum anlaşılılınca, köylülerle yüzyüze geliyorlar. Bu ilk karşılaşmada kuşkusuz kadınlar ve çocuklar büyük korkuya kapılırlar.. Sonradan “Işkeftê Puxus” olarak anılacak olan bu mağaraya adını veren aile büyüğü, diğerlerini teskin eder ve “Korkmayın, bunlar Kızılbaş Kürtler’dir. Bizim gibi Ayın ve Güneşin başına yemin ederler, ben güveniyorum” der. Öyle de olur, tüm ailenin hayatı kurtulur.  Kadınsa şu Kürtçe ağıtla derdini dillendirir: Dibim ev çi zemane/ Halê me pir yeman e/ Barê dine li ser me/ Li welet feryad û figan e…

Sonuç Yerine

Bilinen en eski Kürtçe şiir Milat’tan yaklaşık 400 yıl öncesine tarihlenmektedir. Semavi dinler döneminde bu alanda ciddi bir yoketme süreci yaşanmış, ancak yine MS. 7. Yüzyıla tarihlenen son derece önemli bir şiir ise Süleymaniye yakınlarındaki Şikefta Cêşanê’ de (Cêşanê Mağarası)  bulunmuştur. Gorani (Hewrami) lehçesiyle kaleme alınan bu şiirin bir ceylan derisine yazıldığı bilinmektedir.

Şiirde, İslam ordularıyla karşılaşan Zerdüşti toplulukların yaşadıkları katliam anlatılmaktadır. Güney Kürdistanlı edebiyat tarihçileri başta olmak üzere, birçok Kürt yazar tarafından işlenen ve bizim de başlangıçta, Vet. Dr. M. Nuri Dersimi’nin 1952 tarihli Kürdistan Tarihinde Dersim adlı eserinden aldığımız bu şiiri, şimdi Dr. Selim Temo’nun Kürt Şiiri Antolojisi’nden aktararak ve onun çevirisiyle vermek istiyoruz:

Hurmuzgan  riman,atran kujan

Wîşan şarduwe gewre ê gewrekan

Zorkarê Ereb kerdene Xapur

Genay paleê heta Şarezor

Şin o kenîkan we dîl beşîna

Mird aza tilî we rûyê hewîna

Bizîka nîka Hurmuzo hiyû çikes

 

 

                                                                        7

Türkçesiyle:

Yıkıldı Hurmuzgan, söndü ateşgehler

Herkesten saklandı namlı büyükler

Zalim Araplar girdi ta Fırat’a dek

 Köylerden tut da ta Şarezor’a dek

Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar

Kendi kanında boğuldu özgür adamlar

Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini

Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini.

Evet, bilmem fazla söze gerek var mı? Anadolu, Kürdistan ve  Mezopotamya; çağlar boyunca nice gizli inanç, din ve kültürleri yerüstü ve yeraltı mağara yerleşkelerinde yaşatmış efsunlu topraklar…  F. Dağlı’nın nitelemesiyle, “Kürdistan’ın gerdanındaki yakut ikizler Dicle ve Fırat’ın feyzi ve kelam-ı kadimin söylendiği” kutsal topraklar. Yine onun deyişiyle, “insanlar ilk yazıyı Dicle’nin çamuru üzerine yazdı, yaşayabilecekleri ilk sığınakları Fırat kıyılarına inşa etti”.

Ve işte, yine bir mağarada bulunan ve Zerdüştiler’le Bâtınîler’in serüvenini anlatan 1300 yıllık bir kutsal şiir…

MEHMET BAYRAK